
Hepinize Merhaba,
Bazen insanların negatif elektriğinden nasıl korunuruz diye merak ederiz. Bazılarımızın yıldızı düşüktür, kolayca nazar değer, bazılarımıza ise insanlar haksızca davranır. Eleştiriliriz. Ya da?
Ya da kendi korkularımızı temizledikçe - ki artık benim danışanlarım ve okuyucularım bu grupta yer alıyorlar, uzun süre birlikte çalıştıklarım artık hayatlarında gerçek hafifliğin ne demek olduğunu bildikleri için ? hala ağır korkular ve yükler altında yaşayanların saldırılarına, sıkıntılarına maruz kalıyoruz.
Ben de uzun süredir kendimi bu şekilde hissederken buldum. Ne olduğunu bilmiyorum ama muhakkak temizlememiz gereken ya da yüzleşmemiz gereken bir korkumuz varsa, bunu tetikleyecek olayları evren bize peş peşe verir. Ya karşımızdakileri suçlar, kendimizi aklar, olaylara üzülsek bile sineye çeker otururuz? Ya da dönüp içimize bakarız, acaba ben hangi korkumla yüzleşmeliyim diye?
Geçtiğimiz haftalarda ofisimin yer aldığı apartman dairesi ile ilgili bir polemik yaşadık. Ve özel hayatımda da pek çok şey bir araya geldi. Hepsinde de ortak özellik şuydu: Haksız yere suçlanmıştım. Ve bu benim üzerimde, normalden çok daha ağır bir baskı ve korku yaratıyordu. Hatta bana duygusal bir ağırlık çökmüştü. Uzun süredir ilk kez bunu yaşıyordum.
Aslında ben uzun süredir öylesine hafiftim ki? Öylesine uçucu bir haldeydim ki? Çünkü ben artık insanları suçlamayı bırakmış, kendi korkularımı temizlemeye koyulmuş, hatta arzularımı çekim yasasıyla hayatıma çekebilir hale gelmiştim ve kendimi olağanüstü özgür hissediyordum. Ama işte insanlar beni rahat bırakmamaya başlamışlardı. Yoksa bana kötülük mü yapmak istiyorlardı? Vs..Vs? Bir dolu mazeret bulabilirdim. Ki ilk birkaç gün böyle yaptım. Ama sonra insanların bana neden hala zarar verebildiklerine bakmam gerektiği aklıma geldi. Bilinçaltımda bunu çağıracak, buna izin verecek bir frekans olmasa kimse bana zarar veremezdi ki?
Peki neydi etrafımdaki negatif insan ve enerjilerden korunmanın yolu? Bunu da bilmiyordum. Tek bildiğim, göğsümde müthiş bir ağırlık olduğuydu. Taşıyamıyordum. Hareket bile edemiyordum. Midem bulanıyordu.
Sevgili Aygün bana bir sabah :
?Canım arkadaşımı böyle bırakamam. Hemen sabah erkenden geliyorsun ve sana bir rgeresyon yapıyorum.? Dedi. Ve böylece müthiş bir bilginin kapıları bana açılmış oldu.
Sizlerle bu kez, kendi hayatımla ilgili müthiş bir regresyon hikayesini, trans süresince hatırlayabildiğim yüksek bilgileri ve bunu hemen kendi transımdan sonra gelen danışanlarıma nasıl uyguladığımı ve onların bu uygulama hakkındaki yorumlarını paylaşmak istiyorum.
Transa girmem zor olmadı çünkü gönlümdeki ağırlık yeterince beni bir girdap gibi kendi içine çekiyordu. Aygün bana bu hissi nerelerde duyduğumu sorduğunda belli bir müddet çocukluğumda dolaştım ama nafile, asıl yük bu hayatımdan kaynaklanmıyordu. Aygün?ün sesi biraz daha geriye doğru gitmemi söylediğinde kendimi Ortaçağ?da bir kasabada buldum.
Belki de bir köy yeriydi. Üzeri yırtık pırtık, meczup sayılabilecek bir kadındım. Simsiyah uzun saçlarım vardı. Ayaklarım yarı çıplaktı. Köyün en uzak köşesinde, tahta bir kulübede yaşıyordum. Ama insanlardan özellikle ben kaçıyordum. Çünkü kalpleri öylesine ağırdı ki.. Öylesine kıskanç, kötü niyetli, kendisiyle yüzleşemeyen, başkalarını suçlamayı tercih eden kişilerdi ki, bu beni müthiş korkutuyordu. Karanlığın, kötü niyetin de bir gücü vardı ve bu ortaçağ zamanlarında müthiş baskın ve güçlüydü. Tek bildiğim, bu güçten korktuğumdu. O yüzden herkesten uzak yaşamaya çalışıyordum.
Oysa çok bilinçli bir kadındım. O zaman da tıpkı şimdiki gibi insan duygularını çok iyi anlıyor, onları iyileştirebiliyordum. Kendimi sık sık harlı yanan bir ateşin üzerindeki kazanı karıştırırken görüyordum. İnsanlar bana köyün delisi muamelesi yaptıkları müddetçe de güvende olacaktım. Ama benim gerçek gücümü fark ederlerse, canıma okurlardı. Çünkü Tanrı, iyi insanları karanlıktan korumuyordu.
İşte benim yüreğimdeki asıl korku buydu.
Arada sırada bazı kadınlar kapıma gelip çocukları hastalandığında benden şifa istiyorlardı. Ve erkekler inanmayıp alay da etseler ben onları iyileştirebiliyordum. Olanca meczupluğuma rağmen köyün erkekleri beni gözlerine kestirdiler. Ve ben bunu reddettiğimde, içlerinden 1 tanesi çıkıp bütün köyü benim aleyhimde zehirlemeye başladı. Negatif enerji bir çığ gibi büyüyordu. Ve ben bununla yüzleşebilecek, hatta karşılarına geçip saçmalıyorsunuz diyebilecek güce sahip değildim.
Bir regresyon transındaysanız, ve artık buna alışmış, pek çok hayat öykünüzü fark etmişseniz, temelde ruhunuzun öğrenmesi gereken ana temaları aynı anda görebilmeye başlıyorsunuz. Ben de artık kendimi iyi tanıdığım için kendi ruhumla ilgili bir özellik keşfettim: Pek çok enkarnasyonumda ışığın ve şifanın bilgisini hatırlayarak doğmuşum. Ama bunun nedenini henüz keşfedememiştim.
Sonunda bir gün kalabalık bir topluluk grubu benim kapıma dayandı. Bu sahneyi görür görmez çok korktum. Gerçekten de kendi ofisimdeki güvenli koltukta mıyım yoksa o kalabalığın beni haksız yere infaz etmesini mi yaşıyordum, bilemiyordum. Aygün beni o kalabalıkla konuşturmaya başladı. Topraklanmalıydım.
Ağlamaya başladım. Katıla katıla ağlıyordum. Belki de yüzyıllar boyu içimde tuttuğum ağlama krizi şimdi sökülmüştü. Ya da benim bilinçaltımda oluşan haksız yere suçlanma korkusu kendini salıveriyordu. Bilmiyordum. Sadece nefessiz kalıyordum. Beni sürükleyerek meydana götürdüler. Ben bağırmaya başladım.
?Yapmayın. Yazık oluyor! Yapmayın! Haksızlık bu! Yapmayın!?
Ağlamaya devam ettim. Bir adam gelip burnumu elindeki bir şeyle kapattı ve son derece ilkel bir şekilde beni boğana kadar burnuma bastırarak kapattı. Göğsümde müthiş bir ağırlık vardı. O ağırlık hissi, bugün her haksızca eleştirildiğimde oluşan ağırlıkla aynıydı işte?
O anda ölümden geçerken aklıma gelen ilk şey, Tanrı?nın beni korumadığıydı. Haksızlık olmuştu ve ben çekim yasasını işletememiştim işte. Bu hala bugün bile oluyordu hayatımda. Bu kadar bilinçliyim ama kendimi zararlardan koruyamıyorum.
Aygün yine beni topraklattı. Tanrı ve terapistime hitaben konuşmaya başladım. Ama ağlamam dinmiyordu. Kalbim çok kırılmıştı. İnsanın kalbi Tanrı?ya kırılır mı hiç?
Benimki kırılmıştı. Bunu bilinçli zihnimle günah olarak adlandırdığım için kabul etmek istememiştim. Ve sırf bu yüzden bilinçaltı kalıbı yaratmış oldum. Tepkimi veremediğim ve korktuğum için bilinçaltım kalıp yarattı. Ve ben bu kalıbı çekim yasasıyla defalarca hayatıma çekip duruyordum. Kurtulmak istiyorsam kendime daha insaflı davranmalıydım. Korkuyla hiçbir yere varılamıyordu. Kendimi bastırmayı bıraktım.
?Tanrım neden beni korumadın? Bak gördün mü? Ben senin istediğin ışığı getirdim ve taşıdım. Hem de defalarca her hayatımda seni hiç unutmadan geldim. Öyleyse neden bunu bana reva gördün? O kalabalığın karşısında beni savunmasız bıraktın. Ben kendimi koruyamadım. Ölüm çok acıydı ama asıl önemli olan o topluluğun fikrini değiştirememekti. Kötü niyetli insanlara engel olamamaktı. Ve bundan bedenim fiziksel zarar gördü. Çok kırgınım. Kalbimi kırdın. Şeytan senden daha güçlü olmamalıydı. Bana doğru yolu öğretmeliydin!?
Bu konuşmayı yaparken ağlamam nihayet kesildi. Sanki içimde boş bir çuval vardı. Öylece ölmüş bedenimin olduğu sahneye bakıp duruyordum. Aygün beni, o sahneyi bırakıp yükselmem ve ışığı bulmam için ikna etmeye çalışıyordu ama ben inatla gitmiyordum. Ve sonunda peki diyerek oradan ayrıldım. Ama o topluluğu asla affetmeyecektim.
Oradan edindiğim duygular, bende müthiş bir manyetik girdap oluşturmuştu. Şimdi yukardan baktığımda fark ediyordum. Hem de öyle bir girdap ki, sürekli her hayatımda kendimi kurban edilmiş gibi hissetmeye bayılıyordum. Hep haksızlığa uğradığımı düşünüyor ve bunu da sağlıyordum. Tıpkı diş etinizde bir yara oluşur de canınız acıdığı halde sürekli dilinizle o yarayı kaşırsınız ya? İşte o misal? Duygular manyetik bir girdap oluşturuyor ve sizi dramların içine çekiyor. Bunu ilk kez bu kadar güçlü hissettim.
Sonra daha yükseğe çıkıp da ışığı bulduğumda, onun hiçbir işe yaramadığını düşünüyordum. Ona da saydırdım biraz.
?Böyle yukarda saf sevgideyim diye oturmak kolay. Sıkıysa gelin yeryüzüne de insan olun duygularınız olsun bakalım siz ne yapacaksınız. Bana yardım etmediniz. Hepiniz de suçlusunuz işte??
Aygün beni Yüksek Benliğimle yani kendi ruhumun en bilge haliyle konuşturdu. Ancak o zaman rahatladım ve sakinleştim. Sekizgen bir mermer platformun üzerinde bütün ruhsal rehberlerim oturmuş, beni bekliyorlardı. Oradan beni infaz eden kalabalığa konuşarak bir kez daha topraklandım.
?Nefret ediyorum hepinizden. Karanlıksınız korkaksınız hepiniz. Üzerinizdeki enerji yakamı bırakmıyor. Hiç birini istemiyorum. Ama hep başıma geliyor, bu olayı hatırlamam için.?
Sonra bir anda rehberlerim bana bir görüntü gösterdiler. Çok daha eskilerden? Belki de Lemurya, Atlantis döneminden? Ben orada dişi bir varlığım. Çok yüksek düzeyde bilgim var. Ama her nedense Atlantis?in felaketine doğru gidiyoruz. Erkeklerin yüzünden, onların hırsı, kıskançlığı, güç ihtiyacı yüzünden çok kötü bir şeyler oluyor. Ben felaketi görebilenlerdenim ama benim ışığım ve bilgim kimseyi korumuyor. Sonunda felaketler zinciri başlıyor ve herkes ölüyor. İnsanlık çöküşe gidiyor. Geride kalanlar hafıza ve bilgilerini kaybediyorlar ve sanki hemen taş devri, başlıyor. Bense hafızamı kaybetmediğim halde bir şekilde Himalayalar?a gidiyorum. Bir grup unutmayan kişiyle birlikte orada yaşamaya başlıyoruz. Ve benim içimde erkeklere kızan, onların hırsına, kırkançlığına kızan, öfkeli ve savaşçı, hatta saldırgan karanlık gruba engel olamamış ve bu yüzden Tanrı?nın ışığını ve bilgeliğini küçümseyen yanımın şifalanması gerekiyor.
Kısaca korkunun aslında Tanrı?nın gücünü kullanabilmemi engellediğini görüyorum.
Buraya kadar, bilinçaltımın bana verdiği hikayenin doğru olup olmadığını tartışmak istemiyorum. Belki doğru belki de tamamen uydurma. Belki de ben çok fazla bu işlerin içindeyim diye bana böyle bir öykü yazıp verdi.
Bunun hiç mi hiç önemi yok. Çünkü bana uyduruk bir öykü ile bile olsa, çok önemli bilgiler verdi.
En önemlisi, çekim yasasını kullanmak ve kendimi korumak için bile bilinçaltımdaki tüm korku ve nefreti hatta suçluluk duygusunu silmek zorundaydım.
Bir kere, haksız yere suçlanma korkum olduğunu, kötü niyetli insanlardan çok korktuğumu ve bu korku yüzünden bütün içsel gücümü kaybettiğimi, hatta var olsa bile kullanamadığımı fark ettim.
Yüksek benliğime ve ruhsal rehberime soruyorum:
?Neden Tanrı beni korumadı? Neden ışık kazanmadı??
?Kendine acımasaydın, bunları yaşamayacaktın. Acıma ve korku duyguları, seni aşağıya çekti.?
?Çok yoruldum artık. Bu bedene nasıl yardımcı olabilirim??
?Acıma duygunu bırakman gerekiyor. Tanrı?ya öfken seni bir mıknatıs gibi aşağıya çekiyor.?
Daha sonra kendi kendime idrak ederek konuşmaya başlıyorum.
?Karanlığı anlamam gerekiyormuş. Karanlığı anlamazsam ışığı anlayamam. Haksızlığa karşı gelmem gerekiyor. Her yaşama geldiğimde ışığımı tuttum ama yetmedi. Çünkü yeterince güvenmiyordum. Karanlık da Tanrı?nın bilgisini biliyor ama ışığı, Tanrı?yı dışlayarak kullanmak istiyorlar. Halbuki ışığın özünü çıkartırsan, yok sayarsan, ortada ışık kalmaz ki. Yok olur, söner. Karanlığa gömülür. Öz dışlanamaz. Bilgi kaynaksız gerçek bilgi değildir. Kaynaksız bilgi, insana acı ya da ölüm getiriyor.
Ofisim için ya da hayatımda bana kötülük yapan ya da saldıran kişilerin gözlerine bakmalıyım. Onların içindeki güzel ve sevilesi yanları bulmalıyım. Ve sadece o yönlerine odaklanmalıyım. İşte o zaman onların da içindeki, saf Tanrısal sevgiye bağlanmış olacağım. Ve oradan pozitif bir iletişim kuracağım. Bunu ortaçağda da yapabilseydim, linç edilmekten kurtulabilirdim. Bütün isteklerimi, bundan sonra herkesin ruhundaki saf Tanrısal sevgi kısmına bağlanarak, yani onun içindeki güzel olan yanlara odaklanarak ve o kısımları severek halledeceğim. Çünkü savaşarak ya da korkutarak sadece karşımdaki kişinin Tanrısal ışığını dışlamış oluyordum. Bu da baştan yenilgi veriyordu bana?
Eğer korkarsam, korku ya da öfkemi hemen topraklamalıyım. İşte bu davranışlar, beni artık yeni saldırılardan koruyacak. ?
Bütün bu bilgiler ve uygulamalar aslında benim bilinçaltımın zaten tuttuğu bilgiler olabilir. Ama önemli olan bunu nasıl kullanacağımızdır.
Sevgili okurlar, bazen gerçekten Tanrı?ya olan inancımızı kaybediyoruz. Her şeyi öfkeyle çözmeye çalışıyoruz. Saldırıya saldırıyla cevap veriyoruz. Hatta karşımızdakini geri püskürtmek için onu korkutmayı tercih ediyoruz. Problemleri zihnimizle ve korkularımızla çözmeye çalışıyoruz.
Oysa tek yapmamız gereken, önce öfkemizi topraklamak. Sonra karşımızdaki kişinin sevdiğimiz özelliklerine odaklanmak ve o kısımlara sevgimizi yollamak. Çözemediğimiz, kontrolümüzün dışında olan bazı şeyleri Tanrı?nın maharetli ellerine çözmesi için bırakmak ve herkesin en yüksek hayrıyla çözülmesine razı olmak. Bu arada herkesle sadece Tanrısal saf sevgi bağıyla telepatik bağ kurmak? Son olarak, hayatımızı özgürce, ruhumuzu şakıtacak şeyleri yaparak geçirmek. Sadece bu? Gerisi gelecek.
Bir gün bir bakmışız, artık kimse bize saldırmıyor. Çünkü korkuları silmişiz. Ve artık oradaki manyetik alandan çıkıp gitmişiz.
Bununla ilgili hemen bir kısa trans çalışması planladım. Ve ilk danışanıma uyguladım. Bir sonraki yazımda bu uygulamayı ve kendi yorumlarını onun kaleminden yayınlayacağım.
Sevgilerimle?
Seda Diker